11 Nisan 2016 Pazartesi

Son zamanlarda okuduklarım

Tekrardan merhaba. Nasılsınız?
Ben pek iyi değilim, hatta bir nevi iyi hissetmek için yazıyorum bu yazımı.
Yüksek Öğretime Geçiş sınavına birkaç gün kala aklıma blogum geldi. Uzun zamandır kitaplar hakkında yazı yazmadığmdan ipucu vermemek konusunda zorlanacağım gibi, eksik bilgileri mazur görünüz.
 İyi okumalar...
NOT: Bir çok nedenden dolayı, yazıyı haftalarca ileriye attım... 

Arka kapağında ne yazdığını buraya aktarmayı düşünmüyorum, o nedenle kendi düşüncelerimi yazacağım.
Öncelikle bu kitap Jack London'un San Quentin hapishanesinde yatan Ed Morrell adlı arkadaşından esinlenmesiyle yazılmıştır. Gerçeklerden yola çıkarak kurgulanmıştır. Bir akademisyen olan Darrel Standing 'in meslektaşını kızıl öfkeye yenik düşüp öldürmesiyle hapishaneye atılmasından başlar. Kısaca bahsedecek olursak Darrel Standing -anladığım kadarıyla- rearkarde olan biri ve küçüklüğünden beri başka hayatlarını hatırlıyor. İnsanlar buna gerçekten inanmıyorlar ve bir rahip(veya papaz, hatırlamıyorum tam olarak) onunla ciddi anlamda dalga bile geçiyor. 
Bir takım olaylar dizisinin sonunda kendisini hapishanede buluyor ve asıl olay burada patlak veriyor. Bir korkağın Standing'e patlayıcılar hakkında iftira atmasıyla deli gömleği ve ölümcül cezası başlıyor. 
Olmayan bir patlayıcının yerini söyleyemediği için cezalıydı, eğer olmayan patlayıcının yerini söyler ise de olmayan patlayıcıyı bulamayacaklar ve cezası devam edecekti. İşte böyle saçma bir durumun içindeydi.
Bu olaylar olurken Edd Morrell kahramanımıza bir numara öğretiyor. Rüyalarda gezinmek, deli gömleğinin içindeyken de özgür olmak.

Bu roman ciddi anlamda eleştiri içeriyor. Hayatın saçmalığı insanların kötü özelliklerinin çoğunu konu ediniyor ve kensinlikle okunması gereken, bilindik bir tabirle ufuk açan bir kitap. 


Bahsedilecek pek bir şey yok aslında bu kitap hakkında. Daha doğrusu roman sayılmayacağından kısa keseceğim.Meryem Ana gerçekten Efes'e geldi mi vs gibi konulara değiniyor.


Aynı yazarın EJDER KIZ ve YÜKSELEN DÜNYANIN SAVAŞLARI serisini de okuduğumdan az çok tarzını biliyordum. En sevdiğim serisi ve yaşıma daha çok hitap ettiğini düşündüğüm Yükselen Dünya Savaşlarıydı fakat bu seri de hoşuma gitti. Bizimkinden farklı, ama benzer haksızlıklarla dolu bir evdende geçiyor olaylar. Zengin bir ailenin kızı olan Talitha ve bir tür köle ırkına(!) ait yoldaşıyla maceraya atılır. Aslında spoiler vermeden nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Fantastik okumayı sevenler bu kitabı da seveceklerdir diye düşünüyorum.



Bu seri hakkında ayrıca yazı yazacağım. Şimdilik internette de bulabileceğiniz şeyleri yazıyorum. Ana kahramanımız Çevik Atmaca Ged'in etrafında şekillense de her kitabın zamanı ve farklı karakterleri var. 
Kısaca İlk kitap büyümeyi, ikincisi cinselliği, üçüncüsü de ölümü temsil eder.
Ayrıca açıklayacağımdan burada kesiyorum. 


*okumaktayım*

Bir kaç tane kısa hikayeden oluşan bir kitap. Kadınsız erkeklerden bahsediyor. Cidden.
Çeşitli ilişkileri konu alan farklı farklı hikayeleri barındıran bu kitapta en beğendiğim öykü Kino.
Baş kahramanının ismini almış hikaye. Karısını kendisini aldatırken yakalayıp soğuk davranan, vicdanı ve duygularıyla yüzleşemeyen sakin iyi yürekli bir adam hakkında. Cidden sonunda göz yaşlarımı tutamamıştım.
Diğer öyküleri de en az Kino kadar güzel olsa da bende en çok etkiyi bırakan odur.

Tao'yu sadece felsefe dersinden bilen ben neden bu kitabı aldım hatırlamıyor. Fakat Tao'yu sevmeye başlayan ben bu kitabı okuduğu için çok mutlu. Sadece başındaki alıntıyı aktaracağım buraya.

"Hristiyan, ateisti Tanrı'nın varlığına, ateist de Hristiyan'ı Tanrı inancının gerçek sosyal gelişmeye büyük bir zarar veren çocukca ve ilkel bir batıl inanç olduğuna ne uğruna olursa olsun ikna etmek zorundadır. Bu yüzden de birbirleriyle savaşıyor, delicesine uğraşıyor, birbirlerine fırtınalar estiriyorlar. Bu esnada Taocu bilge. bir dere kenarında, belki elinde bir şiir kitabı, belki de bir şarap kadehi ve boyama takımlarıyla Tao'nun var olup olmadığına dair kaygılardan uzak, memnuniyetle oturuyor. Tao'yu doğrulamak gibi bir ihtiyacı yok; onun tadına varmakla fazlasıyle meşgul!"

Ciddi anlamda düşüncelerimi değiştiren topluma karşı olan negatif enerjimi bambaşka şeylere dönüştüren bir kitap oldu. Ön yargıları bırakıp okumak gerek.

Bu kitap hakkında da ayrıca yazcağım ama kısaca;Rüyasında ne görürse gerçek olan bir adam psikiyatriste gider ve dünyayı değiştirmeye başlarlar.Yeni bir dünya yaratabilecek olsaydık bile bunu yapmalı mıyız? Yeni bir dünya yaratılmalı mı? Kendi doğrularımız ne kadar doğru?Açıkcası burada taoyu gördüm yeniden. Yazımda görüşmek üzere...


Feminist ve Taocu bir yazar olan Ursula K. Le Guin yine harikalar yazmış bu romanında. Latium Kralının kızı Lavinia hakkındadır. Roma'nın kurulmasıyla ilgili olan destanlarda bir sesinin olmadığını düşünen Le Guin ona ses vermiş, iyi ki de vermiş. 
Savaşları, ataerkil toplumları eleştiriyor yine. Toplumu toplum yapan şeylerden bahsediyor, insanın neden insan olduğunu sorguluyor, veya ben fazla etkilenip şuan bunları uyduruyorum. 
 Aslında çok güldüğüm, hak vererek güldüğüm bir kısım vardı, fakat kitap okurken cümlelerin altını çizmek, veya bir yerlere not etmek gibi bir alışkanlığım yok o nedenden bulamadım şimdi o kısmı. Şöyle bir şeydi; erkeklerin kılıçlarını sallamaktan ve önüne gelene saplamaktan hoşlandıkları hakkında. Heh.
Le Guin'in erkeklerin savaş ve kahramanlık hakkındaki yerici cümlelerini içeren bir kaç cümleyi de yazayım buraya:
"... Savaş olmazsa kahramanlar da olmaz. Bunun ne zararı olurdu ki?
Ah Lavinia,tam kadınlara layık bir soru."
Son bir kaç kitabım bu hanım yazarındı ve pişman değilim. Öyle güzel, zekice eleştiriyor ki okurken arada kafamı salladığımı, kıkırdadığımı fark ediyorum. 

Okuduğunuz için teşekkür ederim.