18 Ekim 2015 Pazar

Karmakarışık güncel

   Merhabalar? Nasılsınız?
Hayatımdaki bir değişiklikten bahsedeceğim biraz.
 Özel bilmem ne temel liseleri midir nedir dershaneciliğin yeni tarzı? İşte ani bir dürtüyle oraya yazıldım. Yanlış anlaşılma olmasın, benim değil babamın dürtüsüyle. Benden pek bir şey beklemediği halde ne oldu da yazdırmaya karar verdi bilemiyorum. Tabii ben onlarda yaklaşık 3 hafta geç başlamış oldum. Türkçe gibi derslerimde pek sorun yok ama, matematiğim ciddi anlamda ortaokul 7 den falan kalma olduğundan hiç bir şey anlamıyorum. Umarım paramız boşa gitmez.

Yeni bir kitap daha aldım bir kaç gün önce.

  Rick Riordan'dan Magnus Chase ve Asgard tanrıları!

   
Ne yalan söyleyeyim, çıktığı gün koşa koşa gittim almaya.
Konusu Magnus Chase adlı bir evsizin ölmesi ve bir tür  İskandinav cennetinde uyanmasıyla başlıyor. Percy Jackson ve Olimposluları okurken Yunan mitolojisine ilgim olduğundan pat diye anlamış dakika başı internetten araştırmamıştım. Yani çok akıcıydı benim için.
Fakat İskandinav mitolojisi hakkında bilgim o kadar az ki okurken anlamadım çoğu şeyi burada. Aslında Rick amcamız açıklıyor kimin kim olduğunu ama ben ayrıntıya inmeyi sevdiğimden yeterli gelmiyordu benim için. Ayrıca 100 sayfa falan okumaya ancak vaktim oldu ancak serinin bağımsız olmasına rağmen Pjo'dan karakterler içerdiğini de söylemeliyim. Umarım yakın zamanda bitiririm. Çünkü her şeye rağmen çok hoşuma gitti bu kitap! 

 Böylelikle İskandinav mitolojisine de illgim başlamış oldum. Hayırlısı.
Neyse.
Bloguma neden geç yazı eklediğime geleyim. 
Cidden okulda sınıfımdakilerden çok geriyim. Geldiğim bir kaç gün boyunca onlara yetişmek için o kadar uğraştım ki oturduğum yerde popo kası yaptım. İnternette harcadığım vakit de 10/1'e düştü birden bire. Bu durumun garip tarafı, yokluğunu hissetmeye de vaktim olmadı internetin.
Umarım benden bir halt (!) olur da şu bir kaç ayın sonunda, kendimi kesmeden kurtulurum bu işten de..
Meslek seçimi ve okullar hakkındaki yazımı hatırlayanınız varsa, tek tip öğretim ve düşünce yapısından ne kadar nefret ettiğimi bilirsiniz. Okula geldiğim ilk gün Mat2 hocamla aramda geçen diyoloğu özetleyeyim.
- Yağmur sen neden çözmüyorsun?
+ Hocam ehüm. Ben biraz geriyim de sizden, şuanlık sadece yazıp dinleyebiliyorum.
- Ne demek geriyim?
+Yani işte 9.sınıfta işledim en son mat bla bla ben sözeldim.
- Niye geldin buraya? * sözümü böler* hayır anlamıyorum hiç mi düşünmediniz matematik her şeydir her yerde karşına çıkar? Yani sbsde görmedin mi ona göre neden ön görülü olamadın bla bla.
+ Tamam.
İşte bu yani. Ne biçim bir kafa yaşıyorlar bilmiyorum. Bazenleri çoğu insanların kafataslarında beyin olduğunu değil, biri tarafından bok doldurulduğunu düşünüyorum.
Matematik her şeymiş. Tabii. 
Hayır coğrafya vs sevdiğim halde onun için bile her şey olduğunu düşünmek saçma geliyor. Hiçbir şey herşey değildir ki. Nasıl böyle kafa yaşıyorsunuz anlamıyorum. 
Hayır bu ne biçim bir saygısızlıkdır. Ne alaka yani. Niye? Bu sözü söyleyerek hem diğer branşlardaki öğretmenlere hem de öğrencilere kocaman bir saygısızlık yapıyorlar farkında değiller. 
Öğretim sistemi devlet başındakilerden dolayı böylö öştö demeyeceğim. Bir 20 yıl boyunca da değişime girmez bu kafalar. Kurtuluş yolu açık ama can alıcı, o da yemiyor. 
O nedenle bu okulda  vaktimi derslerle boğuşuyorum. 14 saatim anlamsızca akıp gidiyor hayatımdan.
Hayırlısı...


30 Eylül 2015 Çarşamba

Kırık kalp

Anılarım.

Bu yazımda hiç bir halta yaramayan ve yaramayacak olan bir kaç anımdan bahsedeceğim. Bir de fark ettim ki güncelimi yanlışlıkla boş olarak paylaşmışım.

Küçük değildim çok fazla. Hala yaşın nasıl hesaplandığını bilmeyen bir aptal olduğumdan 13-14 diyebilirim sanırım. 
Annem ölmüştü. Çok da zavallıca öldü kendisi. Anladığım kadarıyla hiç bir düzgün anısı yok. 
Küçüklüğünden itibaren bence bok gibi olan bir hayat yaşadı. Bok gibi anıları var evet. Bu yazımda bok kelimesini aynı Şirinlerde "şirin" dedikleri gibi kullanacağım.İstediğiniz şekilde doldurun, ben bok diyeceğim. Her neyse. Bir gün hastaneden eve geldi.
Ne bokuna hasta olduğunu da bilmiyorum. Ama her bir bokunu aramışlardı. Test yapmadıkları yer kalmamıştı vücudunda. İşte gelmişti eve. Sarılmamıştım girdiğinde. Neden emin değilim. Sanırım babam bırakalım da bir içeri geçsin diye darlamıştı bizi. İşte konuşmuştuk biraz. Yattım sonra.
  Sabah çığlık sesleriyle kalktım. Bağrışıyorlardı, koştum mutfağa. Kafası masadaydı. Kaldırdı teyzem, dudakları morarmış, bir şeyler akıyordu ağzından. 
Ne bok olduğunu anlamamıştım ama altıma sıçacaktım sanırım. Yere yatırdık. Teyzem bağırıyordu uyansın vs. Kardeşim de bir köşede kendinden geçmişti sanırım, hatırlamıyorum. Bir süre geçti biz uyandırmaya çalıştık. Kardeşim çağırmış olacak ki ev kadınlarından oluşan bir topluluk evimize girdi. Onların da ağzına sıçayım. Hiç bir halta yaramayan cahiller. Teyzemin bahanesi vardır hadi. Kardeşim 9-10 yaşında ben de bahsettim yaşımdan. Bu bok kafalılar hiç bir yardım etmedi sadece baktılar. 
 Eğildim annemin yanına, kalbine bakmak istedim. Ama tiksindim. Dokunamadım. Neden bilmiyorum. Vücuduma şırıngayla dehşet vermişler gibiydi. Sonunda elledim. Bakmasını da bilmiyorum. Ama sertleşmişti vucudu. Bir şekilde 112yi aradım. Bir yandan da camdan bakıyorum sanki uçacaklar ben de salak. İlk meşgul çaldı ya da ona benzer bir şey oldu. Korktum yeniden. Hani bazı insanların  kafataslarının içinde beyin olmaz ya, bok olur. Onlar 112yi falan arar akıllarında işletirler. Kesin öyle bir salak olduğumu sanacaklar diye korkarak aradım yeniden. İnanmayacaklar şaka yapıyorum sanıyorlar diye. İnandılar neyse ki. Bir şekilde anlattım durumu, ölümü sağmı bilmiyoruz, şöyle böyle. 15 dkda geldiler sanırım. Hm. Şimdi düşününce o kadar da geç bir saat değil. Ama o zaman sanmıştım ki 2 saat geciktiler. 
 Sağlık ekibi geldiğinde, hiç biri bizi arka odalara atmayı akıl edemedi. Neden şaşırıyorsam. Doktorlar gözümün önünde canlandı yeniden. Elbisesini yırttılar, masaj yapmaya başladılar. Bir şekilde kalbi çalıştı, öksürük sesi gibi bir şey geldi. Uzun bir süre rüyalarımın arka müziği olmuştur kendisi. 
 Bir hafta sonra da öldü. 
Belki kafamdan attığımı ya da hayal ettiğimi sanacaksınız, ben de bilmiyorum. Bir arkadaşımın evinde kalmaya gidecektik. Düşünüyordum da, neden diye. Kapıdan girerken hissettim. Gözlerim doldu. Kalbim öyle acıdı ki, anlatırken bile tekrar yaşıyorum. Her zamanki gibi uyuduk oyalandıktan sonra. Ertesi gün erkenden kalktım ve salonlarında oturdum, bekledim. Babamların gelmesini.
Geldiler...
Eve gittik.
Tabut yatak odalarındaydı. 
Çirkin ah ki ne çirkin bir kabuk gördüm kutuda. Kızıl saçları ile beyaz tenin tezatlığı. Şişmiş bir surat.
.
.
.
.
.
.
AH O KADAR İĞRENÇ Kİ. 
Tiksinç! 
Kimdi o? Annem mi?
Ruhu nerede?
ANNEM NEREDE?
Nerede?


9 Eylül 2015 Çarşamba

DEĞİŞİM

                                              Herkese merhabalar! Nasılsınız?
       Kısacık bir yazıyla karşınızdayım. Ani bir istekle blogumun ismini değiştirmeye karar verdim. Benim için iyiydi hoştu fakat insanlara ismini söylerken utanıyordum. Böylelikle esprili başlığım son buldu ve yeni bir isim ile devam etme yoluna girdim.
     Bu defa ismim yazılarıma daha çok uyacak gibi.
   Ayrıca söz verdiğim halde isteksizliğimden dolayı bir türlü yayınlayamadığım Veronika Ölmek istiyor"un yorumunu okullar açılmadan önce yayınlayacakmışım gibi görünüyor.
    Neden mi?
  Son zamanlarda ruh halime uygun da ondan. Son bir kaç aydır neşeliydim, keyfim oldukça yerindeydi, şöyle ki sosyal hayatım renklenmişti. Şimdi ise okulun başlamasına cidden küçüçük bir zaman dilimi kaldığını tekrardan hatırladım. Stres dolu bir dönem beni bekliyor. Üniversite sınavına hazırlanmak için gerçekten büyük bir enerji harcayacağım, harcamam gerek. Aklımda haksızlıklar hakkında büyük bir yazı olsa da, yazımın kısa olacağı hakkında başlamıştım bu paylaşıma, yani bu haftalık o ağır düşüncelerim bende kalacaklar.
                    Ayrıca facebookda bir sayfa kurdum, bloğumun ismiyle aynı. Buraya ayırdığım zamanı en başa dönerek, kitaplar ve düşüncelerim olarak sınırlandırma kararı alıyorum. Her yazımın başında diktiğim kostumler, yaptığım resimler vs ile ilgili ufak bir bilgi verip link paylaşacağım.
   Bloğumun ismini açıklayayım
 Ame'nin anlamı, Şeker veya Yağmur anlamına geliyor. Buraya Kanji koyup açıklayacak kadar bilmiyorum gerçi. Unutmadan, Japonca.
Onna ise, Kadın anlamında.
Bir de bir efsanesi var bu kadının. Kendisi bir ruhtur, ayrıca yanlış bilmiyorsam Çin'in bir bölgesinde de Tanrıça sayılır. Dikilip elini yalarken temsili resimleri vardır genelde.  Eğer yolda vs ona rastlarsanız önemli günler öncesi, şanssızlık getirdiği gibi bir hurafe de varmış emin değilim ama neyse. Kaynak bırakayım. Yağmur getiren bir ruhtur kısacası.
Unutmadan;
     Yazılarımdan hoşlanıyorsanız bloğumu paylaşır mısınız?
 İyi haftalar!


Facebook sayfamAMEONNACOSPLAY
Instagram: Meganenet
Askfm: Meganenet
Twitter: Amecatnyan



16 Ağustos 2015 Pazar

Sensee'nin etkinliği sonrasında

 Merhabalar!
Önceki güncellerimden birinde asa yapmıştım hatırlarsanız, Aslında o asanın devamı olarak kostum de yapmam gerekiyordu ama, yapmadım ihihi.
  Sonuç olarak kardeşimi de kafaya alıp Anadolu yakasının teeee uzak bir cehenneminden kaltık Beşiktaşın yolunu tuttuk. Anadolu yakasındaki yolculuğumuz dolmuş sağolsun konforluydu ama vapurdan sonrası Avrupa yakasında işler kötüleşti...
   Kendimizden emin yürürken - her simitçiye yol sorduk- duvar boyunca yürüyün lafını kelimenin tam anlamıyla gerçekleştirip kumpirciler takıcılar vs orada bulduk kendimizi bir yarım saatin sonunda. Yetmedi geri döndük 15 dakika. Parkın yokuşunu çıkarken güçten düşüp oturduk parkın köpekleriyle ağaçların gölgesi altında. Ama yılmadım! Zaten ıslanmış mıydım terden? Olsundu! Aldım silahımı elime ilerledim güllerin orda düşsem bile. Sonrasında polisin(?) peşine takıldım kayboldum diye. Öyle vardım etkinlik alanına. Doldurdum suyumu ve içimden gelen pis utançla kalakaldım.
 Oysa her şey iyiydi? Medeni cesaretimle çıkmıştım yollara! Niye burada duracaktım ki? Tabii öyle olmadı. Bir şekilde sürünerek kardeşim de yanıma ulaşınca insanlarla kaynaştık.
   İşte arada böyle oluyor bana. Hevesle ortamlara gidip " Ayh ben kimseyi tanımıyorm ki nepcem?" diye düşünüyorum. Sonradan o sesi boğsam bile başlarda kendini duyuruyor bana. Bir kaç insanla tanıştım ve beni güldüren bir diyaloğu sizinle paylaşacağım.
 Ben: * Elimi uzatıp* Merhaba! Ben Yağmur! Sizi Gfa da görmüştüm bla bla costümlüydünüz tanışmak istedim ^_^
Birinci Kişi(E) : Koniçiva
Ben: Ehihehaha
BK(E): Niye güldün ki şimdi?
Ben* Ufuktan kaçarken*
BK(E) Ve İkinci Kişi (K)* taklit ederler kaçışımı*
(..)
BK(E): Aslında duyurmuştum internet
doğum günüm yakın hediye getirin diye ama...
Ben* su silahımı uzatırım* *güleriz*
 Karışık oldu farkındayım ama etkinlikteki nedense en güldüğüm andı :D
Onun haricinde su savaşı falan yaptık. Zevkliydi!
 Etkinlik sonrasında beraber yemek yedik bir grupla ve ani ayrılış...
Yemekten **



















  İlk defa Sensee'nin etkinliğinde bulunuyordum ve çok hoşuma gitti ortam. Çirkinliğimi ortaya seren bir kaç fotoğraf bile gözüme çok batmadı.
   Teşekkürler Sensee böyle etkinlikler oluşturup bize eğlence ve aynı hobiyi paylaştığımız insanlarla buluşma imkanı verdiğin için!
by Hatice Karakan

by Hatice Karakan

Su savaşı! by Hatice Karakan


Deniz kızımız da vardı elbet!
by Hasan Sertcan
 Sensee Cosplay Facebook

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Ara yayın

           Merhabalar! Çok uzun bir zorunlu tatilden sonra yeniden internete sahip olmak iyi geldi bana. Yazacak konu bulamadığımdan, daha doğrusu yazılarım elimde olmadığından, doğaçlama yaparak Matrim Couton'dan Fortuona Athaem Devi Paendrag'tan Berelain Sur Paendrag 'ten   bahsetmeye karar verdim.
Matrim Couthon:
   Zaman Çarkı serisinin esas karakterlerindendir. İnce yapılı buğday tenli kahverengi saçlı ve gözlü ortalama boylarda bir genç adamdır. 978 yılında Emond meydanında doğdu. Abell ve Natti ebeveynleri. Ayrıca iki kardeşi var  Bodewin ve Eldrin. Bu kızlar da Aes sedai olmak üzere Verin sedai ve Alanna sedai tarafından seçildiler. 
 Kişilik olarak Mat yerinde duramayan balık etli kadınlara bayılan, her boş vaktini hanlarda dans ederek ve zar atıp kumar oynayarak geçiren biri. Zar atarken kaybetmemesi yüzünden Karanlık varlığın kendi şansına  sahip olarak tanıtıyorlar onu. Ağzından ne zaman bir olay olsa lanet olası bir kahraman olmadığını söylediğini duysak da, kendini olayların tam ortasında bulur. En sevdiği zamanlar hiç birşey yapmadıklarıdır. Tembel, serseri, ağzı bozuk biridir. Ama herşeye rağmen bir söz verdi mi tutar. Zenginler ve asillere kıl olsada Mat lanet olası Caothon bir şekilde her zaman onlarla içiçedir. 
     SPOİLER BÖLÜM
Onu biraz daha tanımak için ufak bir macerasından bahsedelim. Bir nedenden girmemesi gerekirken Aiel kıraçlarında şuanda adını anımsayamadığım geçit taşımsı bir şeye girer ve orada dolasırken yine hatırlayamadığım benzer bir taşın içine girer. Burada Eelfinn ve Aelfinnlerle karşılaşır. Bunlar tilkimsi perimsi ne oldukları meçhul ama bazı şeylerin karşılığında kişinin geleceğinden vs bilgiler veren yaratıklardır. Eğer ki kafanızda bedeli belirlemeden yanlarına giderseniz sizi öyle bir oyuna getirirler ki sağ çıkmanız çok zor olur oradan. Üç soru/dilek hakkı verirler ve bu sözü söylediklerinden sonra kendi sözlerinize dikkat etmek zorundasınızdır. Dikkatsiz dediğiniz her şey dilek sayılabilir. Bu yaratıklar aynı zamanda duygularla beslenirler. Olumsuz özellikleri olsa da kötü yürekli yaratıklar değillerdir, sadece temel besin kaynakları ve eğlenceleri insanlarınkinden farklıdır. Aelfinler yılan halk Eelfinnler ise tilki halk olarak bilinirler ve Yılanlar ve tilkiler adında hile yapmadan asla kazanılmayacak bir oyunun esin kaynağıdırlar. Her neyse bu halkları tanıttığıma göre Matrim'e geri döneyim.
Mızrağın Kızı ve Mat cosplayi.
En sevdiğim canlandırması
  Mat buraya girdiğinde tabii ki dikkatsiz konuşur. Bunun karşılığın 1500 yıl öncesine dayanan anılar, kadim dili konuşma özelliği ve ashandarei adında uzun bir mızrak kazanır.Bir de Dokuz Ayın kızıyla evleneceği hakkında bir görü. Tabii ki onu orada öldürürler. Rand kendi işi bittiğinde arkadaşını Bir ağaçta boğazına ilmik geçirilmiş bir şekilde bulur. Bir şekilde kalbini çalıştırır ve Mat hayata döner. Bir şekilde paralı askerlerden oluşan Kızıl El adlı birliğin generali olur ve Olver adında bir yetimi evlat edinir. Ağzından kötü örnek olan "amcalar" hakkındaki küfürler düşmese de en kötü örneği hınzır gülümsemeleri ve kadın düşkünlüğüyle Mat olur aslında. 
Kısa kesiyorum Mat bölümümü çünkü 14 kitaplık serinin her kitabında var ve yazmayı denersem çok uzun olur.
Berelain sur Paendrag Paeron
 Artur Şahinkanadı'nın soyundan gelen Mayane adlı şehir ülkenin başı. Mayane küçük bir ülke ve diğer ülkelerin saldırılarına hep maruz kalan bir bölge. Yöneticilerinin her zaman daha zeki ve uyanık olması gerekmiştir. Berelain de bunların birleşimi. İnsanları elde etmek için tüm cinselliğini kullanır. İlk başta Yenidendoğan ejderin koynuna girmeye çalışıp da Ejder onu altına sıçırtınca soluğu Perrin'e takılmakta buldu. Yemini Perrin Aybara'yadır . Tabii onda da işe yaramayınca bu girişimler siyasi zekasınında en az seksepalliği kadar yüksek olduğu görülmüştür. Yardımcı karakterdir ve genelde hep aynı şekildedir bölümleri bence. Serinin sonuna doğru Galad'a aşık olur. Bu kadın zorunlu olduğu için 3 erkeğin koynuna girdiği ve ülkesi için dahasını da yapacağını itiraf etmiştir. Seanchan imparatorluk ailesinin uzaktan kuzeni aynı zamanda.
Fortuona Athaem Devi Paendrag
İmparatori'çenin favori kızı ve ünvanlarından bizi ilgilendireni Dokuz Ayın Kızı. Seanchan prensesi de denebilir. Kızlık adı Tuon Athaem Paendrag ama imparatoriçe olunca değiştirdi. Kadın ufacık siyah porselen bebek gibi. İmparatorluk ailesinden olduğundan saçları kazınmış biri. Adeta egzotik bir afet. Tırnakları iki buçuk santim uzunluğunda ve hepsi boyalı. Kibirli ve yönetmede üstün biri. Aynı zamanda kendini savunma sanatında da. Hobi olarak at ve yönlendiren kadınları tasmaya vurup eğitmekten zevk alıyor. Bir şekilde Mat ile evleniyor ve ona gelenek olarak adını değiştirip Knotai koyuyor.
Malesef istediğim gibi canlandırması yok. 


  

21 Haziran 2015 Pazar

TATİL KRİZİ- Wattpad

                           Tatil geldi boş geldi

 Uzun tatile girdiğim andan itibaren, günlerimde bir aksaklık başlar. Cumartesi mi Çarşamba mı olduğunu karıştırırım. Bunun nedeni yaz tatilimde özenle sürdürdüğüm işsizliğimden olabilir tabii ki.
     Tatilimi Düzce'de geçiriyorum. Fena değil aslında, buranın dağlarıydı, havasıydı itiydi derken bir hoş oluyor içim. Ta ki fındığa, toza, güneşe ve her adını bilmediğim bitkilere olan alerjim pis bir sırıtışla yüzünü bana göstermeye başlayana kadar. O zamanlar da güzel sayılır, hadi bu kızımızın iyice canını çıkaralım deyip, çim de biçilince biter bu güzellik.  
                      Güneşten kaçınmak için evde oturup, çok sevdiğim bir ablamdan hediye olan kitabımı okurken, nereden gelip de aklımı dağıttığı meçhul böcek sesinden huzursuzlaşmıştım. Yine başka bir hediye olan tabletime bakınırken, haydi bir oyun yükleyeyim diye mağazayı açtığımda, en nefret ettiğim uygulamayı önerdi bana editör; Wattpad! 
                        Bu uygulamayla tanışmam, okuldan bir arkadaşımın önerisiyle indirmem ile başlamıştı. İşte klasik laflar söylemişti, ücretsiz romanlar, güzel yazılar vs. Ben de bu fırsattan yararlanıp, kendi romanımın birkaç bölümünü burada paylaşıp, insanların tepkisini ölçeyim deyip, hesap açmışım. Keşke sadece göz gezdirip silseymişim. En populer hikayeleri okudukça sinirleniyor, nasıl insanların böyle şeylerden zevk aldığını anlamaya çalışırken beynimde patlamalar yaşanıyordu. Bana göre saçmalığın kraliçesiydi bu uygulama. Devamında yazacaklarım, göze kibirli ve ön yargılı bir insanın sözleri gibi gelebilir, gelsin de o halde.
   Ben şuana kadar böyle saçma ve ergenliğin bahane edilmiş aptallık hikayeleri duymamıştım. Kötü çocukların baş kahraman olduğu popularlikten çatlayan kusmuk tadında tiksinç romanlar mı ararsınız, romantik hikaye yazacağım diye olay örgüsünü çiğneyip tükürmüş yazarlar mı ararsınız, işte hepsi orada. Ben iddia etmiyorum ki, her sözcüğüm Türk dil kurumunca onaylanmış, her noktalama işaretlerini en doğru yerde kullanmış bir insanım. Ama oradaki düşük seviyeli yazarlar kadar da katletmedim bunları. 

              Okurken gözlerinizden başlayıp beyninize

             doğru ilerleyen bir acı hissedeceksiniz!

Yirmiye yakın hikaye bitirdim orada, dayanamadım sildim uygulamayı. 
 Bu dünyada yaşayan ve yaşamı son bulmuş pek çok yazar var iken bu uygulamayla kendilerine yazar diyen insanların bu kadar sevilmesi gerçekten hayal kırıcı bir olay. Zihnine ve ruhuna bir şeyler kazandıracak kitaplar var bu dünyada. Hiç bir akademik kazanç sağlamayan ama kalbimizi titreten romanlar da var. Uğultulu Tepeler'i okumamış birkaç yüz kişi yüzünden hiç bir değeri olmayan

hikayelerin basılması ve sözde edebiyat severleri tarafından modern edebiyatın en güzel eserleri!!1! denilen bu iğrenç hikayelerin yazarları da pekala kendilerine yazar diyebiliyorlar. Sabahın bu saatinde interneti bulmamla beraber, düşüncelerimi aktarmaya başlamam uykumu da pek güzel kaçırdı.  
    Demek istediğim şey, önüne gelen yazmasın değil, hissederek, araştırarak, bir amacınız olarak yazın lütfen demek. Okuduğumuz şeyler mantık hatalarından göz yaşartmasın. İki kelimeyi biçimsiz olarak bir araya getirdiniz diye omuzlarınız göklere çıkmasın. Benim gibi kitap seven kişileri üzmeyin. Bari harcadığınız saatleriniz, insanın duygularını uyandırsın, zihnini kurcalasın...

12 Haziran 2015 Cuma

GECİKEN GÜNCEL- ŞİMDİLİK

     

Yazıma şuanda dinlediğim şarkıyı şuraya bırakarak başlıyorum.

  Paulo Coelho'nun "Veronika Ölmek istiyor" eserinden bahsedecektim aslında ama, beklediğimden daha uzun oldu. Ben de kitaptan bir kaç karakter seçip farklı başlıklara ayırarak yazdım yazımı. Yani yazıyorum... Bitmeden de burada paylaşmak istemedim. Günlük hayatımda şu sıralar koşuşturan koşuşturana tam bir kaos hakim. Günümüzdeki gençliğe ters düşen bir şekilde bir haftadır bilgisayarımı açma fırsatım olmadı. Öyle ki yeni kitabıma dün başlayabildim. Bu yazım boş geçmesin diye izlediğim bir filmden bahsedeceğim size.

                      COLORFUL


Colorful bir çizgi-filmdir. Umarım ön yargıyla yaklaşmazsınız. 
Günahkar bir ruh, öldükten sonra 
ikinci bir şansı olduğunu öğrenir. Ama bir şart vardır.  Hiç tanımadığı bir bedene girecek ve kendi yaşamında yaptığı günahı arayacak.
Makato Kobayashi adlı 14 yaşında bir ortaokullu öğrencinin vücudunda tekrar hayat bulur.
 Animede sırlar hakim ve izlemek isteyenler için  heves kaçıran biri olmak istemiyorum.
Ama benim gerçekten çok hoşuma gitti ve garip bir biçimde umutlandırdı.
"Bu dünyada var olman gerekiyor."
Bu cümle beni o kadar duygulandırdı ki anlatmakta zorlanıyorum. Film boyunca gerçekten herkesin başına gelebilecek haksızlıklar ve aile sorunları öyle güzel işlenmişti ki  kendimi hiç zorlanmadan Makoto'nun yerine koymuştum. Makoto sorunlu bir çocuktu. Ergenliğe yeni girmiş, güzel olmayan, asosyel bir çocuk. Aynı zamanda ailesindeki sırları biliyor, sevdiği kız ise gözünün önünde para için yaşlı adamlarla buluşuyordu.  Günahkar ruh ilk başlarda şu soruyla karşımıza çıkıyordu " Makoto neden intihar etti?"
İnsanlar neden ölmeyi ister? 
6 ay boyunca bunu arayacağız filmde. Dünyada yerimiz olup olmadığını. İnsanların aklındaki sorular, neden yaşıyorum, ben gerekli miyim?  İşte Makoto gereksiz olduğuna karar verip intihar etti. Filmde öğreniyoz ki, Makoto'nun annesi, babasını aldatıyor, ve Makoto bu kendi gözleriyle görüyor. Abisi garip bir şekilde kendisinden nefret ediyor. Babası ise ya saf ya da ailesinde olanları görmezlikten geliyor. Makoto her sınıfta olan bir karakter yerine geçiyor, Sınıfın eziği. Sessiz, içsel bir çocuktu çünkü. Her gün ona işkence ediyorlar. Çizdiği resimlere bile saygısı yok insanların. 
O kadar yalnızdı ki. Yukarıdaki resimdeki çocuğun adı PuraPura. Makoto'nun eşlikcisi, dünyada ne aradığını ona bildiren bir ruh. Melek gibi  durduğuna bakmayın, çünkü o da günahkar bir ruh ve Makoto'nun şuanda yaptığı görevi yerine getiremeyip cezalandırılmış biri.
Sonuna geldiğimizde bir şey öğreniyoruz. PuraPura gunahkar ruhun cezalandırıldığını söyler. Böyle ezik bir çocuğun bedeninde olmasının tek bir açıklaması vardır, dünyada yapılabilecek en büyük şeyi yapmıştır Günahkar ruh. 
Kendini öldürmüştür.
Şuanda yaşadığı beden de zaten onun önceki hayatıdır. 

     Her insan farklıdır. Herkesin birden çok rengi vardır. Artık yaşamımızda hiç bir değerli haltın kalmadığını düşündüğümüzde bile en derğerli varlığın kendimiz olduğunu unutmamamız gerek. Nasıl biz başka insanlardan yardım alıyorsak, başka insanlar da bizden yardım alıyorlar. Hiç bir şey için nedenimiz yoksa da ailemiz için ayakta kalmamız gerek, diyor gibi geldi bana. Daha bir sürü anlam da çıkarabilir insan. Kendiniz izleyiniz diye link http://www.turkanime.tv/bolum/colorful
Uzun zaman önce izlediğimden ve yeterli vaktim olmadığından biraz baştan savma bir yazı oldu. Daha sonra güncelleyeceğim. İyi haftalar! 

25 Mayıs 2015 Pazartesi

OKULLAR YAKINDA KAPANACAK- GELECEK İÇİN DÜŞÜNMENİN VAKTİ GELDİ Mİ GERÇEKTEN?

 Sıcak havalar. Nasıl bir eziyettir anlatamıyorum benim için. Ben de severim güneşi. Oh masmavi gökyüzünü. Ama ilk bir kaç haftadan sonra çekilmez oluyor. Evde oturup işleri yapmaktan başlayıp, markete gidip ekmek almak bile işkence haline geliyor. Hele de lise üçüncü sınıf olma sorunu var. Okulun kapanma tarihi yakşaltıkca beyin tırmalayan sorular da çoğalıyor, bakınız bu günlerde öğretmenimle aramda geçen bir konuşma,

Sevgili öğretmenim: Yağmur herhalde senenin başındaki gerçeksiz amaçlarından vazgeçtin?

Zavallı Yağmur: Nasıl yani hocam?

SÖ: Yani sana ne zaman sorsam yok capon edebiyatı yok yazarlık. Artık geleceğe dönük düşünmelisin ve sonra böyle şöyle saçma kaka öğ aptal kız böğ hayalperest köeh...

Tokyo Ghoul isimli mangadan bir sahne. Konusunun
yazımla pek alakası olmasa da bu repliği uygun gördüm 
ZY: Aslında felsefe de okuyabilirim gibi 

: Felsefe mi? Keffff! Bak ben felsefe severim blöh blah okunacak en güzel bölümlerden böheh oheh ama işte para olamaz pueh sen aç kalmak sonra. Evet.

ZY: ...

SÖ: ....
- Anladın mı şimdi? Gerçekçi olmak lazım.

 Öncelikle bu konuşmayı öğretmenime attığım için özür diliyorum. Bu genel olarak etrafımdaki insanların bir görüşü, temsili olarak saygı değer rehberlik öğretmenimi koydum oraya.
  İşte böyle olumsuz ve robotlaşmış düşünceler yaz geldiğinde benim için tekrardan ortaya çıkıyorlar. Evet, anlıyorum. Para önemli. Bunun gerçekten farkındayım. Şu dünyada suya ulaşmak için bile para gerekiyor. İnsanlar ilişkilerini buna göre şekilendiriyor. Kısacası para olmazsa, kısa sürede ölüm ya da ot gibi yaşamak kaderimiz. 
  Peki bu gerçekleri gören bir gencin, sadece kendi yolunu bulmaya çalışması ne kadar yanlış ve aşağılayıcı bir durumdur? Beni seven ya da sevdiğini söyleyen insanlar niçin bu kadar can yakıcı yöntemlerle ' doğru yola' beni yönlendirmeye çalışıyorlar? Ben bir insan olarak, kendimi tanımaya çalışıyorum. Bu hayatta her şeyin para olmaması gerektiğine inanıyorum. Öyle bir yol seçmek istiyorumsa, ne yapmalıyım? Benliğimi bulma çabası içindeyken bana destek olacağınıza bu genç zihnime niçin geleceğin bok olduğunu sokuyorsunuz? Benim bunun farkında olmadığımı mı sanıyorsunuz? 
 Kuyuya düşen bir adam düşünün. Kuyu evine çok uzak olmasa da, çok derin ve çıkış yolu imkansız gibi görünüyor. Günler geçip aç kaldığında, ölmek üzere olduğunda ve midesine açlıktan sancılar girdiğinde, yine de yukarıdaki o uzak görünen ışığın olduğu yere ulaşmak istemesi anormal midir? Kurtuluş yok gibi görünse de sesini duyurmayı çabalaması, hayatta kalmak için soğuk suyun içinde çırpınması anlamsız mıdır? Düşünmüyor musunuz, o adamın sesinin duyuma ihtimali olduğunu, oradan kurtulabileceğini? Ya o adam bu ihtimalleri yok sayıp, sessizce boğsaydı kendisini? 
  İşte ön yargılı ve hayattanından vazgeçmiş insanların da durumu buna benzer. Ben bir insanım ve düşünmeliyim, düşünüyorum. Hayatta tıp okuyup smzde muukteşem işler başaracak insanın bile geleceği kesin değildir. O halde bırakın, korkularım değil de bu pis dünyadaki ufak umutlarım şekillendirsin geleceğimi. Ben bıktım bu doğru olmayan konuşmaları her insanla yapmaktan. Sözde aklına realist düşüncelerle sayısal okumuş ruhu gibi zihni de bir halt etmez insanlardan taktik almaktan. 
  Ben bir insanım ve özgür olmalıyım. Düşünmeliyim, aramalıyım. Bir parça ekmek yiyeceğim diye dilimi uzatıp diğer yaratıkların pis ellerini yalayamam. İnanıyorum ki benim gibi düşünen bir sürü genç, dış baskılardan ressam olmak isterken, öğretmen, dansçı olmak isterken ise, hemşire olmuştur. Hayat her şeyin garantisini düşünerek gönlü kapalı tercihler yapmak olmamalı. 
 Demiyorum ki, geleceği düşünmeyin, anı yaşayın. Ben demek istiyorum ki, geleceğimizi bizler düşünmeliyiz, kalitesine bakarak mutsuz olmayı değil, kalitesiz de olsa köprümüz, mutluluğu aramalıyız. 

Bu fazla depresif bir yazı oldu, farkındayım. Sadece bilmem nereden gelen sıcak hava dalgaları ve bilmem nerenin zekileri yüzünden sinirlerim biraz gergin. Bir daha ki yazımda "Veronika ölmek istiyor" kitabının benim için anlamını yazacağım. Imm iyi günler?

22 Mayıs 2015 Cuma

ZAMAN ÇARKI- OKURKEN YAŞLANDIM

     




Robert Jordan Beyin epic fantastik türündeki 14 kitaplık roman serisidir. Ortalama sayfa sayısı 800 falan. Biliyorum göze korkutucu geliyor. Kitap okumayı severim ve haftada istisnasız en az 1 kitap bitiririm. İşte yine kitap bakınmak için d&r da gezinirken gözüme ilişti bu efsanevi seri. Ya dedim, bu ne biçim kitap? Seni alan nasıl okur? Niye okur? Aldım raftan ciltli miltli havalı da bi kitap da arkasına baktım fiyatı 60 tl miydi neydi. Olm siz manyak mısınız 60 tl nasıl vereyim yaeh, diye düşünürken baktım konusu da yazmıyor. Bıraktım geri yerine, çizgi romanlar bölümüne manga bakınmaya gittim. Ama bilinç altıma nasıl yerleştiyse hala bile tüylerimi diken bir kaç söz vardı kitabın arkasında.

 "ZAMAN ÇARKI DÖNER
VE ÇAĞLAR GELİR GİDER
OLMUŞ OLAN, OLACAK OLAN
VE OLMAKTA OLAN
HER AN GÖLGENİN ALTINDA EZİLEBİLİR
BIRAKIN EJDER BİR KEZ DAHA
ZAMANIN RÜZGARLARINA BİNSİN."
Git gel biraz daha zaman geçti ve sonunda paramı birleştirip aldım bu kitabı
Serinin ilk kitabının adı "Dünyanın Gözü" . Şöyle de bi havalı geziniyordum etrafta ya ben bunu bitiririm 1 haftada pöeh falan. Ya bitmedi bir türlü 3 haftaya yakın sürede bitirdim. Sorun okuyup bitirmekte değil, isteseydim öylece geçip giderdim. Ama öyle güzel tasrifleri vardı ki Dünyanın Gözü'nde. Heyecanlanıp hızlıca okuduğum sayfaları geri sarıp bir daha okuyordum. Karakterleri sanki ben mişimcesine hissediyordum. İlk defa böyle bir kitap okumuştum. O zamana kadar okuduğum kitaplar genel olarak fantastik türündeydi ve emin olun fantastik delisi olarak söylüyorum, okumanız gereken bir kitap. Efendim ben Yüzüklerin Efendisi falan da filan bilmem. Bilmem kaç defa okumaya çalışıp okuyamamış insanım. Evet o da çok güzel olabilir ama beni daha ilk cümlelerden bağlayan Zaman Çarkı serisi gibi değildir eminim. 
Neyse işte. Birazcık içeriğinden bahsedeyim. Serinin ilk kitabını bir yil kadar önce okuduğum için ilk kitabı ayrıntısıyla hatırlamıyorum. Ama kısaca:
Rand Al'Thor: İki Nehirli çiftçi ve koyun çobanı. Sanırım ilk kitapda 17 yaşındaydı ( merak etmeyin bu yaş yirmilere kadar uzanacak) Koyu kızıl saçlı, grimsi mavi gözlü uzun boylu hoş bir oğlan. Babasını çok sever ve Egwene ile sözlü. Kitabın baş karakterlerinden biri.
Matrim Couthon( Nam-ı diğer Mat): O da İki Nehirden bir çiftçi. Tam totoşunu ısırmalık hiperaktif sevimli bir genç. Birazcık kadın düşkünü. Sıradan bir görünüşü var, buğdayımsı ten kahverengi saçlar vs.
Perrin Aybara: İki Nehirli demirci çırağı. Tüm gün ağır işler yapmaktan geniş omuzlu, kaslı, ayı gibi bir oğlan. Özünde en utangaç olanı. Kahverengi kıvırcık saçları var.
Yeniden doğar ejderin
 kollarındaki simgelerin
dövmesini yaptıran bir genç
Egwene Al'Vere: İki nehirli genç bir kız. Emond Meydanındaki hancının ufak kızı. İki nehirliler genelde esmerler bu kız da öyle işte. Birazcık gıcık bir kız bence. Daha sonradan tek güçle ilişkisi olduğu ortaya çıkacak bir  tarafı kalkacak.

Nynaeve Al'meara: İki nehirdeki bir Hikmet ( Bknz: Koca karı. Şifacı. Şaman) Genç bir kadın. İnatçı bir kişiliği var.
Moiraine Damodred: İki nehire gelen ziyaretçi bir hanımefendi. Beni kendisine hayran bıraktı. Şimdi spoiler olmasın haklarında çok şey söyleyemiyorum malesef. 
Lan Mandragoran: Moiraine'nin koruması. İri yarı kurta benzetilen bir adam.
Kısaca baş karakterler bunlar. Ama daha ilk kitaptan ince ayrıntılarını bile öğreneceğimiz 100'den fazla karakter çıkacak karşımıza.

Lan ve Moiraine
ZAMAN ÇARKI EVRENİ
Burada zaman yedi çubuklu bir tekerlektir ve her çubuk bir tane Çağ'ı temsil eder. Her çağ, zaman çarkı döndükçe geçer ve efsaneleri bile unutulur, yeni bir çağ başladığında o Çağ'ın aslı nereden gelir unutulmuş olur. Her Çağ'ın deseni olur ve bunlar çok az farklılık gösterir bir öncesine göre. Ama her seferinde koccaman değişikliklere açıktır bu desenler. Fakat ki her seferinde insanlar farklı bir Çağ yaşadıklarını düşünseler de bu bir önceki Çağ ile aynıdır.
Yeniden Doğan ejder diye bir olgu var bu dünyada. Söylentilere göre dünya karanlığa düşerken tekrardan doğacakdır Ejder dünyayı kurtarmak için. Ama bu Ejderler her seferinde oldukça tehlikeli güçleri olan ve delirmek kaderleri olan adamlardır. Yani halkları mutlu değildir her ne kadar tek kahramanları olacak olsa da bu kişi.
Karanlık Varlık ve Işık'ın savaşını anlatır bu seri. Çark döndüğü süreler boyunca sayısız kez birbirleriyle savaşmış bu iki tarafın da manyak güçlü adamları vardır. Yani, teker teker ele almayalım, tüm dünyanı düşünün, kardeşiniz bile Işık'a hizmet etmesi gerekirken Karanlık varklık'a hizmet ediyor olabilir. Ama ben bunu biraz geç anladım ki, illa bir kişinin Işık'a hizmet ediyor olduğu için iyi bir kişi olması gerekmiyor. Aynı şey karşı taraf için de geçerli. Bu dünyada Aes Sedailer, Trolloc denen minotora benzettiğim yaratıklar var. Ve çok büyük çoğunlukta Anaerkil toplumlar var. Buradaki kadınları kesinlikle küçümsememesi gerektiğini daha küçükken öğrenir ufak tombiş pipişliler. Öyle pis entrikalar döner ki, tam biz unutmuşken iki kitap sonra karşıma yeniden çıkar.
Gerçekten zor spoiler vermeden içeriğini anlatmak. Kesinlikle okumanız lazım. Bir bölümde kibirli bir kraliçenin kafasındayken, diğer bölümde deliren bir adamın çaresizliğini, öbür bülümde ise bir anne adayının hislerini içine işletiyor. Ve yalnızca aksiyon dolu bir kitap değil. İnsanların akıllarında olan ve bir türlü cevaplandıramadığı öz soruları da karşımıza çıkarıyor. Hayatın anlamını bile sorgulattı bana.
Kitapların sırayla isimleri;
1. DÜNYANIN GÖZÜ
2 . BÜYÜK AV
3.YENİDEN DOĞAN EJDER
4. GÖLGE YÜKSELİYOR
5.GÖĞÜN ATEŞLERİ
6.KAOS LORDU
7.KILIÇTAN TAÇ
8.HANÇER YOLU
9. KIŞIN YÜREĞİ
10.ALACAKARANLIK KAVŞAĞI
11.DÜŞ HANÇERİ
12. FIRTINA TOPLANIYOR
13.GECEYARISI KULELERİ
14. IŞIĞIN ANISI.
Duyduğuma göre 0. bir kitap da varmış Yeni Bahar diye. Ve bize zorluk olmasın diye her kitabın arkasında zaman çarkı evrenine özgü kelimelerin anlamları ve karakterleri yazan yaklaşık 15 sayfalık bir sözlük bulunuyor. Yeni Bahar diyordum, daha araştırmadım ve okumadım ne olduğunu. 12. kitap ve devamı Brandon Sanderson diye bir yazar tamamlıyor. Ne yazık ki Jordan 2007 yılında serisini bitiremeden ölüyor. Bir sözü var ki tüylerimi diken diken eden, gözlerimi dolduran;
 "TABUTUMUN SON ÇİVİSİ ÇAKILANA KADAR YAZACAĞIM!" 
İşte aynen öyle de yaptı. Öldüğü güne kadar editörü ve aynı zamanda karısı olan bayana her planını ses kayıdına aldılar. Yüzlerce sayfa taslak yazıldı ve Brandon ile anlaşma yapıldı. Jordan öldüğünde bile bizleri boşlukta bırakmak istemedi. Böyle idealist ve hayran olunacak bir adamdı işte.
Daha sonraki yazılarımda kitapları teker teker inceleyip burada paylaşmayı planlıyorum. Yazım hatalarımı yok sayınız, ufak bir tanıtımını yaparken bile heyecandan neler yazdığımı ben de bilmiyorum. Şuan 13. kitaba başlayacağım, seri bittiğinde teker teker yazarım heralde diye düşünüyorum.
Benim kitaplarım( yanlışlıkla üçüncü ve dürdüncü kitabı ciltsiz spariş vermişim :(